Dr. Fatma Yasemin Mısırlı Hocamız ile ilmî hayatı ve akademik çalışmaları üzerine çok güzel ve kapsamlı bir röportaj gerçekleştirdik. Kendisiyle hafızlık serüveninden akademik tecrübelerine, tecvid ve kıraat alanındaki değerli icazet senedlerinden telif ve tercüme eserlerine kadar pek çok konuyu konuştuk. Keyifli ve verimli okumalar dileriz.
Dr. Fatma Yasemin Mısırlı Kimdir?
Sahih Tilavet: Yasemin Hocam, hoş geldiniz. Bu kadar yoğunluğunuz arasında bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Kendinizi kısaca tanıtır mısınız?
Fatma Yasemin Hoca: Fatma Yasemin Mısırlı. 1970 yılında İstanbul’da doğdum. Üç kız kardeşin üçüncüsüyüm. Kadıköy İmam Hatip Lisesi mezunuyum. Lise yıllarım çok verimli geçen ve çok güzel arkadaşlıklarımızın kurulduğu bir dönemdi. Bugün 44 yılı tamamladığımız büyük bir arkadaş grubumuz var. Lise sonrası Suriyeli bir genç ile evlendim; 19 yaşındaydım. Bir oğlan, dört kız, beş evladımız oldu. Ayrıca bugün üç tane de torun sahibiyiz.
Tabii insan evlilikle beraber hemen bir hayat gailesine girmiş oluyor. Lakin okumak çok istediğim bir şeydi. Özellikle İslami ilimler gerçekten benim için bir hayat gayesiydi.
Bizim zamanımızda üniversitelerde başörtüsü yasağı yoktu fakat başka sıkıntılar vardı. Mesela; üniversite imtihanına girmek için açık resim vermemiz gerekiyordu. Bir de üstelik Kenan Evren dönemi… İlahiyat fakültesine kız öğrenci sınırlaması getirilmiş, o günlerde “kızlardan ne imam, ne hatip olur, bunlar ne yapıyorlar ilahiyatlarda?” gibi bir fikir ortaya sürüldü.
Hatırlıyorum tüm Türkiye’den Marmara İlahiyat’a sadece dokuz kız öğrenci alınma durumu ortaya çıktı. Zaten İstanbul’da Marmara İlahiyat haricinde bir ilahiyat fakültesi yok. Hiçbir özel üniversite henüz açılmamış, İstanbul İlahiyat dahi faaliyete geçmemiş durumda. Marmara’da ise alım çok kısıtlı. Türkiye çapında dokuz kız öğrencinin arasına nasıl girsin insan? Bir de o dönem itibarıyla sayısal, sözel ayrımı yok. İlahiyat’a girmek istiyorsun diyelim; sadece sözel çözmüyorsun, sayısal da çözüyorsun. Ve tabii Marmara İlahiyat’ın her zaman puanı çok yüksek. O zamanlar için söylüyorum; puanı tıp fakültesine yakındı.
Sonuç olarak bütün bu şartları değerlendirdiğimde Marmara İlahiyat’ı kazanmayı biraz zor gördüm. Sınavlara girmemeye karar verdim çünkü ilahiyat dışında hiç bir isteğim, ciddi bir ilgi alanım yoktu. Tabii ailemden ve yakın çevremden epey de tepki aldım. Ben ise o gün itibarıyla şöyle düşündüğümü hatırlıyorum; okumak benim için dört yıllık bir üniversite hayatı değil, aslında bütün ömür sürecek bir yolculuk olmalı. Yani sınava girip girmemek çok da hayati bir önem taşımıyor. Hadi girdim, dört yıl okudum, mezun oldum veya yüksek yaptım, bu kadarcık mı? Eğitim sürecim bununla mı sınırlı olacak? Benimki sürekli olmalı, ömrüm oldukça ilim yolculuğum devam etmeli. Sonuç olarak kendimi bir şekilde ikna etmiş olmalıyım ki, üniversiteye girmemek beni çok fazla etkilemedi diyebilirim.
Arapça Kursu
Sahih Tilavet: Hocam peki Arapçayı nerede ve nasıl öğrendiniz?
Fatma Yasemin Hoca: Şöyle söyleyeyim; o dönem Marmara İlahiyat’ın açtığı Arapça kursları vardı. Ben İmam Hatip orta 1. sınıftan itibaren bu kurslara katıldım. Dersler haftada dokuz saat idi, haftanın üç günü okul çıkışı oraya gidiyordum. Haftalık dokuz saat çok ciddi bir süre. Ayrıca derslerimize profesörler, isimlerini kitaplarda gördüğümüz büyük Arapçacılar, Mehmet Maksutoğlu, Ahmed Turan Aslan gibi hocalar giriyor, arada pratik için Arap hocalar da geliyordu. Kısacası her yönden çok şanslıydık. Bu kurslara yedi yıl devam ettim. Hatta annem ve ablam da benimle birlikte devam ettiler. Kadıköy İmam Hatip’teki sınıfımdan da üç arkadaşım vardı. Çok verimli geçirmiştik diyebilirim.
Rahmetli Mehmet Erkal Hocamla da orada tanıştım. Kendisi fıkıh alanında profesördü. Son iki yıl Arapça derslerimize o girmişti. Bu kurslar bittikten sonra hocanın teklifi üzerine onunla fıkıh ve fıkıh usulü derslerine başladık. Hoca dersleri Türkçe olarak vermez, ısrarla Arapça okuturdu. Derslere Marmara İlahiyat’taki yüksek lisans ve doktora öğrencileri katılırdı. Fakat esas müdavimleri bizdik. Bahsi geçen üç arkadaşımla birlikte —sadece lise mezunu olarak— bu derslere devam ettik. Hoca Sakarya İlahiyat’a dekan olarak atanana kadar on yıl boyunca derslerine devam etmişizdir. Bu derslerden fıkıh eğitimi yanı sıra Arapça olarak çok istifade ettiğimizi hatırlarım. Mehmet Erkal gerçekten pek çok yönden hayatıma çok şeyler katmış bir insandır. Allah rahmet eylesin.
“İnşallah de!”
Marmara İlahiyat’taki Arapça derslerinden birine Mısırlı bir hoca gelmişti. Derste Kur’an-ı Kerim ezberi ile alakalı bir konu açıldı. Bana: “Sen hafız mısın?” dedi. “Yok değilim” dediğimde hoca: “Olursun inşallah” dedi. Ben sustum. Hoca bana defalarca: “قُولِي إِنْ شَاء الله ” (inşallah de!) diyor. Ben ise susuyorum, birşey demiyorum. En sonunda bir inşallah dedim ama hocanın zorlamasıyla. Bu anımı hiç unutamıyorum. Beni susmaya sevk eden sebep; öncelikle kendimi ezber için kabiliyetli görmemem, ayrıca tanıdığım hafızların pek çoğunun hafızlığını muhafaza edemediklerini müşahede etmem idi. Kısacası hafız olmak gibi bir düşünce taşımadığımı çok net biliyorum. Onun yerine Arapça ve İslami ilimler ile meşgul olmayı kendim için daha uygun görüyordum. Sübhanallah, Rabbim o hocanın duasını kabul etti vesselam.
İslami İlimler Aşkı
Sahih Tilavet: Peki hocam İslami ilimleri neden tercih ettiniz, nasıl başladınız?
Fatma Yasemin Hoca: İslami ilimler her zaman için ilgi odağım olmuştur. O ilimleri ana kaynaklarından, Arapça olarak anlamak gerektiği düşüncesi zihnimi meşgul etmiştir. Tercüme kaynaklardan çalışma yapmak istemiyordum. Evet, Türkçe telif olunmuş pek çok eser var. Ama ben bunu yeterli görmüyor, ana kaynaklara ulaşmam gerektiğini düşünüyordum. Bunun için de üst düzey bir Arapça öğrenmem lazımdı. Belki bugünün Türkiye’sinde ileri düzey bir Arapça bilmek ve konuşmak artık çok normal. Ama o günlerde öyle değildi, Arapça belki bilen vardı ama konuşan yok denecek kadar azdı. Marmara İlahiyat’ın Arapça kursları da özellikle modern Arapça öğrenimi için bir ilktir. Sonraki yıllarda pek çok imkân ortaya çıktı tabii.
Fransa’da İslami İlimler
Bir gün Fransa’da açılan bir üniversiteden haber aldık (Institut Européen des Sciences Humaines (IESH) de Château-Chinon) Arapların kurduğu, tesisine Yusuf Karadâvî, Faysal Mevlevî gibi alimlerin ön ayak olduğu bir üniversite. Ben o günlerde hafızlığa karar vermiş ve ezber yapmaya başlamıştım. İki çocuğum da vardı. Fakat hep İlahiyat okuma isteğinde olduğum için çok mutlu oldum. Hiç tereddüt etmeden 1993’te fakülteye başladım.
Aslında fakülte örgün olarak Fransa’da tedrisat yapıyordu. Yani bildiğimiz anlamda açıköğretim fakültesi değildi. Sadece uzakta olan öğrencilere açıköğretim imkânı veriliyordu. Yani siz örgün okuyan öğrencilerle aynı dersleri alıp, açık öğretimden ayak uydurmaya çalışıyorsunuz. Ayrıca o dönem açısından da pek çok sıkıntılı durum mevcut. Çünkü internet vb. hiçbir şey yok. Okulun da size hiçbir yardımı olmuyor. Hatta Cd/kaset tarzı ders kayıtları bile yok.
Üniversitenin size sunduğu tek imkânın kitap göndermek olduğunu söyleyebilirim. Ama kitapları da vaktiyle göndermiyorlar. Hiçbir zaman eylül ayında kitaplar elimize geçmiyor, ocak ayını buluyor. Ve tabii ki kitaplar tamamen Arapça… Düşünün benim gibi sadece İmam Hatip mezunu birine —gecikmeli olarak— bir anda 12-13 tane Arapça eser geliyor. Bunları çalışmam ve haziran ayında sınav olmam isteniyor. Zor günler…
Hatırlarım; kendime ciddi bir program yapar ve günlük olarak hiç aksatmadan çalışırdım. Metinlerin yanına ufak işaretler şeklinde özetlemeler yapar ve sınavlara sadece bu notlara çalışarak girme imkânı bulurdum. Çünkü sınavlarımız çok kısa bir sürede ve inanılmaz stresli geçerdi. Dönem sınavları olmaz, vize yapılmaz, final olarak 13 dersin sınavı dönem değil, sene sonunda ve bir hafta (beş gün) içinde olurdu. Allah’tan Fransa’ya gitmek zorunda kalmazdık, sınavlar Türkiye’de gerçekleşirdi. Hatta bir yıl Marmara İlahiyat’ta sınava girmişizdir. Ayrıca üniversite bizden islami ilimler programı dâhilinde on cüz ezberlememizi istedi. Dört yıl içerisinde on cüzü bitirdik. Tabii ki fakülte öncesi karar verip başladığım hafızlığıma da böylece on cüz eklemiş oldum. Bu dönemin hayatıma çok şey kattığını düşünüyorum. En önemlisi Arapça olarak okuyup, anlamak, dersi tamamen Arapça’dan çalışmak ve sınavlarda Arapça yazabilmek… Bu serüven sonunda Türkiye’den açık öğretim öğrencisi olarak başlayan tamamı Arap 50-60 civarı öğrenci arasından tek başıma fakülteyi bitirmiş oldum.
Araplar İle Kaynaşma
Benim Araplarla ciddi iletişimim evliliğimden sonra olmuştur. Türkiye’de o zaman için çok kısıtlı olan Arap azınlık arasında uzun yıllar geçirmişimdir. Özellikle Darusselam Vakfı bünyesinde davet edilen, Arap dünyasında tanınan pek çok isimden istifade imkânı bulmuş olmanın bahtiyarlığını her zaman taşırım.
Babam Muharrem Karslı İstanbul Menkul Kıymetler Borsası kurucu başkanıdır. Dil öğrenimimize gerçekten çok ihtimam göstermiştir. Avrupa ülkelerinde çok dolaşmışlığımız vardır. Kendisi de üç batı dilini akıcı bir şekilde konuşur. Hatta beni İmam Hatip’e göndermesinin sebebi de daha ziyade hem İngilizce hem Arapça öğrenmemi istemesidir. Aslında ilahiyat istediğim için beni üniversiteye yurt dışına, Arap ülkelerinden birine de göndermek istedi ama nasip olmadı. Yıllar sonra ona “bak babacığım Arabistan’a gitmeden de Araplar gibi konuşmaya başladım” dediğimde “e sen Arabistan’ı buraya getirdin tabii” diye latife etmiştir.
Farklı kültürlerle hemhâl olmanın, sosyal ve kültürel boyutlarının ötesinde insanın ilmî ufkuna paha biçilmez katkıları olduğu aşikârdır. Zira, belli bir çevrenin sınırları içinde kalmak, zihni tekdüze bir hâle getirdiğini düşüyorum. Fikir zenginliğinin çok büyük bir önemi var. Diğer insanlar ne yapıyor, nasıl yaşıyor ve nasıl düşünüyorlar? Bu noktalara odaklandığınız zaman özellikle İslâm dininin sadece bizim coğrafyamızla sınırlı bir hakikat olmadığını derinlemesine anlama imkânı buluyorsunuz.
Farklı kültürler
Tanıdığımız çevrelerin, ailemin bana sunduğu bir din algısı var. Sonra bakıyorsunuz ki, olay sadece bu kadar değil. İşte tam bu noktada farklı kültürlerle etkileşim, kaynaşma ufuk açıcı olabiliyor. Ben içine girdiğim kültürlere bu açıdan yaklaşmayı düstur edinmiştim. Hep pozitif yönlerine, Arapça ve Arap dili fonetiği açısından bana sağlayabileceği katkılara odaklandım. Hatta yeni evliydim, Gazvan bey Suriye’ye giremediği için aile ve akrabalarla tanışma amaçlı tek başıma Halep’e gittim. Sadece fasih Arapça anlıyor, çok az konuşabiliyordum. Bir ay boyunca eşimin ailesi ile pek çok misafirliğe, davete gittik. Malum herkes ammî lehçe ile konuşuyor ve ben bir şey anlamıyorum. Aslında çok sıkıcı; kimseyle iletişim kuramıyorsunuz, tek başınasınız ve sadece dinliyorsunuz. Ben de gittiğim her cemiyeti bir Arapça kursu olarak düşündüm. Her gün yeni kelimeler, cümleler öğrendim. Bir ay sonunda konuşulanları tamamen anlayarak ve çok daha iyi konuşarak ülkeme dönmüş oldum. Bu tip Halep/Suriye seyahatlerimi çocuklarımla birlikte periodik bir şekilde sürdürdüm.
İnsanın Bir Amacı Olmalı
Evlendikten sonra ilk birkaç yıl hiçbir şey yapmadığımı çok atıl geçtiğini hissetmişimdir. Tam iki yıl diyebilirim. Şartlarım itibarıyla biraz evde dört duvar arasında kaldım. Benim gibi bir insan için gerçekten çok zor. Benim gibi derken; çok harekete odaklı bir insanım, durgun bir hayat beni tüketiyor. Tamam, evi temizliyorsun, yemek, ütü yapıyorsun, ama bitiyor. Daha kötüsü, temizlediğim ev yeniden kirleniyor, topladığım yatak yeniden bozuluyor ve yaptığım her şeyde bu döngünün tekrar ediyor olması bende boş bir hayat hissi uyandırıyordu. Ne yapmalı, bu böyle olmamalı, insanın ardında kalıcı bir şeyler kalmalı. İnsanın bir amacı olmalı hissi bütün varlığımı sarıyordu.
Tabii öyle bir dönemdesiniz ki; internet yok, cep telefonu yok. Onları geçtim, televizyonda veya radyoda eğitici bir program bile yok. Kitap dünyasında yeni evli bir hanıma veya genç bir anneye ışık tutacak günümüz diliyle yazılmış tek bir eser yok. Eğitimime devam edeyim, evden bir şeyler yapayım, örgün gidemiyorum ama yaygın da olabilir, bir şekilde okuyayım diyorsunuz. Maalesef ki öyle bir imkân da yok. Açıköğretim fakülteleri daha kurulmamış durumda. Gerçekten o dönem kendini ilmî anlamda geliştirmek isteyen biri için biraz zor bir dönem.
Hafızlığa Niyet
Sahih Tilavet: Hocam hafızlık yapmaya nasıl karar verdiniz?
Fatma Yasemin Hoca: Baktım evden yapabileceğim hiçbir şey yok. En son dedim ki: Acaba Kur’an mı ezberlesem? Böyle diyorum ama, bir taraftan da düşünceler kafamda gidip geliyor… Çünkü hem ezberim zayıf, hem de sadece lafız ezberlemek istemiyorum, iki yönlü bir isteksizliğim var. Bir taraftan başlasam diyorum, bir taraftan ben niye hafız olayım ki, ben hafız olacak en son insanım diye düşünüyorum…
Sonra birden aklıma İmam Hatip’te hadis-i şerifleri ezberleyebildiğim ve bundan çok zevk aldığım geldi. Önce manasını tamamen öğreniyordum ve sonra kolayca ezberliyordum. Acaba ilk önce manasını öğrensem, Kur’an-ı Kerim’i de daha kolay ezberleyebilir miyim? diye düşündüm. Bu düşünce bana bir ümit oldu ve ezbere başladım. Bunlar şimdi komik gibi geliyor belki ama hiçbir yol gösterenin olmaması bu kadar normal bir fikri bile bulmaktan insanı uzun süre alıkoyabiliyor.
Aslında kendi aile çevremde pek çok hafız var. Fakat yaşadıkları dönem itibarıyla İslami ilimler veya Arapça’dan bir nasipleri olmamış. Hacı Babam (dedem) eğitimleri için çok mücadele etmiş aslında ama zaman kötü, şartlar imkansıza yakın zor… Sistemli bir eğitim bir yana pek çok şey yasaklı durumda zaten. O sebeple Kur’an ezberine odaklanılmış, evlerde ezber yapılmış, belli bir sistem olmadığı için ezber tekrarı açısından da çok başarılı olunamamış. Sadece anneanneciğimi hatırlıyorum. O gerçekten ömrünün sonuna kadar hafızlığını tekrar etme yolunda çok uğraşmıştır.
Hem Hafız Hem Hattat Bir Anneanne
Anneannem ve Hacıbabam’dan bahsetmek istiyorum. Anneannem İstanbul’a bebekken gelmiş. Hacıbabam Nazif Çelebi, İlim Yayma Vakfı kurucularından, İstanbul’da zamanının maruf tüccarlarından sayılır. Türkiye’de zamanının ilk hac firmasını kurmuş, pek çok hizmette bulunmuş, siyasî, sosyal ilişkileri çok kuvvetli bir insan. Süleymaniye kütüphanesi ile aynı sokakta, şu an Suffe Vakfı olarak kullanılan yer onların evleri idi. O köşke islamî camiadan girmemiş bir şahsiyet yoktur desem abartmış olmam. Her cumartesi anneannemlere Süleymaniye’ye giderdik. Çocukluk yıllarım için önemli bir konum durumundadır diyebilirim. Süleymaniye’deki konak çok ilginç bir yerdi. Hatta anneanneme dair “Bir Osmanlı hanımefendisi Müşerref Çelebi” adıyla bir röportaj vardır. Gerçekten o günlerde İslami cephede siyasî, fikrî ve ilmî sahadaki isimlerin toplandığı bir mekandır.

Hattat: Müşerref Çelebi Topbaş
Anneannemin hafızlığı yanında hattatlığı da vardı. Döneminin ilk kadın hattatı olarak anılır. Hattat Halim Özyazıcı, Hattat Hamit Aytaç gibi zamanının meşhur hattatlarından ders almıştır. Hatta sadece anneannem değil, annem ve teyzemler de meşk ile iştigal etmişler son hattatlar kitabında zikrolunarak, İbnu’l-Emin Mahmud Kemal tarafından anılmışlardır. Şimdi kızım Nûra’nın bu geleneği sürdürüyor olması bizi çok mutlu ediyor.
Anneannemin kızlık soyadı Topbaş idi. Anneannemin erkek kardeşi Musa Topbaş hocaefendi’dir. Kendisi Osman Topbaş Hocamızın babasıdır. Anneannem Mehmed Zahit Kotku hocadan derslidir. Ben bilirim Süleymaniye’deki evde her çarşamba günü anneannemin dersi olurdu. Anneannem ezbere iki cüz okurdu. Hatm-i hace yapılır, mukabeleye devam edilirdi. Anneannem Mehmet Zahid Kotku hazretlerinden zamanında ders aldığı için İskanderpaşa cemaatinde kalmıştır.
Anneannem kırk beş yıl hatırât yazmış, onun o kadar yıl sebat edip yazması gerçekten çok özel bir şey. Hatırât en son Osmanlıcadan Latinceye çevrildi, tabii henüz basılmadı. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.
Hafızlığa Başlama
Şimdi hafızlığa başlama serüvenime geri dönelim. O kadar düşündükten sonra en son kendimi ikna edip Kur’an ezberine başladım. Tabii ilk önce nasıl yapmam gerektiğini anneme sordum. Annem önceden hafızlık yapmış , dedi ki:
–Her cüzün sonundan birer sayfayı ezberleyerek başlayacaksın, böyle böyle arttırarak devam edeceksin..
“Tamam” dedim başladım. Şimdi ben Bakara suresinden 1. cüzün sonundan bir sayfa ezberledim. 2. cüzün sonundan bir sayfa ezberledim. Şimdi manasını da öğreniyorum bir yandan. Her cüz sonundan bir sayfa ekleyince; şimdi onun manası orada kaldı, bunun manası burada kaldı. Benim için bu durum çok karışık bir şey oldu. Manalar gitti, karıştı ve ben böyle ezberleyemeyeceğimi hissettim. Sonra Gazvan bey bana:
–Bizde öyle ezberlemezler, normal olarak en baştan başlarlar ezbere. Cüz cüz giderler, ben hiç böyle bir şey duymadım, dedi.
O daha çok aklıma yattı. Aklıma yatıyor ama o da hafız değil, annem hariç istişare ettiğim insanlar da hafız değiller. Maalesef sorabileceğim bir kişi bile yok. Sonra artık karar verdim. Bismillah dedim, en baştan manası ile birlikte ezberlemeye başladım, bu şekilde manasıyla birlikte 4-5 cüzü çok güzel bir şekilde ezberledim. Böylece ezber yapabildiğimi görmüş ve çok sevinmiştim…
Tek Başına Hafızlık
Aslında ezber yaptığım ilk cüzleri gayet rahat ezberledim. Fakat hatalarım da vardır. Hatam da şöyle; Allah’a çok şükür galat tarzı celi hatam çıkmazdı. Ama şimdi nasıl söyleyeyim; ben hafız olacak en son insandım. Gerçekten bunu çok yürekten söylüyorum. Çünkü neden? Sabrım yok… Şimdi benim birinci yanlışım; ilk başta manaya dayanıp, yanlış ezberliyorum. Nasıl bir yanlış? Şöyle; Arapçasını düşünerek ezberliyorum. Mesela vav harfi yerine fe diyebiliyorum. قال yerine يقول diyebiliyorum. Manaya dayanarak çok rahat ezberleyebiliyorum, ama ki yanlış ezberliyorum. Tam bizim hocalarımızın dediği gibi: “Arapçayı düşünerek ezberlemeyin, yanlış ezberlersiniz.” İşte onu yapan insan benim 🙂 Siz de bilirsiniz ki, ilk baştan bir şeyin yanlış alınması kadar büyük bir bela yoktur. Çünkü o hataların sonradan düzelmesi çok sıkıntılı bir durum olur. Bir de üstelik hiçbir hocam yok ki, işi ele alsın…

Hıfz-ı Bedîl
Yine en çok anneciğim destek olmuştur. Çok nadir de olsa haftada, ayda bir, artık ne zaman imkân olursa dinlettiğimi bilirim. Ama ben arkamı sorsun, dersini yaptın mı, yapmadın mı? diye bir sıygaya çeksin de istiyorum, olmuyor 🙂
Hatalarımla alakalı hiç kimse de bana: “Bak yavrum sen bunu böyle hızlıdan ezberlemişsin. Ama bu hatalar çok büyük bir sıkıntı olur. Çünkü sen bunu ezberine böyle almışsın” demedi. En ufak bir disiplin hissi, arkanızdan ne yaptınız diye soran birinin olması bile hafızlığı ciddi manada isteyen bir insan için o kadar büyük bir teşvik ki…Ama benim yoktu. Yine de kimseye dinletememiş olmama rağmen medd-i tabii çekimi tarzı yanlışlar veya galat denilen celi hataların çıkmamış olmasına hamd ediyorum. Bu gerçekten önemli bir şey, elhamdülillah.
Büyük Bir Ganimet
Hiç unutmuyorum; Ferah Mahallesi’nde bir Kur’an kursu buldum, oraya gidiyorum. Ramazan ayının başıydı. Orada bir hoca hanım var, hafız kızlar hocaya ezber dinletiyorlar. Ben nasıl buldum o kursu onu da bilmiyorum. Oraya kayıtlı falan değilim, sadece bir hoca var gidiyorum, ona ezberimi dinletiyorum. O kurs bir ay devam etti, sonra kapandı. Allahım hayatımda o kadar büyük bir ganimet bulduğumu ve kaybettiğimi hiç hatırlamıyorum… Bana o kadar iyi gelmişti ki; gidiyorum ve beni dinleyen birisi var. Yaptığım ezberi verebiliyorum. Ve hoca da soruyor, yaptınız mı yapmadınız mı diye. Her gün ders verilecek, tembellik edilmeyecek gibi teşvik edici sözler söylüyor. Bu o kadar güzel bir şeydi ki…
Evde Kur’an Kursu
Evde hem açık üniversite okumak, hem de -açık hafızlık- yapmak ve bunun için gerekli disiplini sağlamak çok zor bir şey. Ben kendi evimde resmen evin içerisinde sanki bir üniversite, bir de Kur’an kursu kurmuş gibiydim. Mesela sabah oluyor kahvaltı vb. işler bitiyor, ben evde direkt derslerime başlıyorum, zira her şeyin bir saati var. Belli saatlerde mesela üniversite dersimi çalışıyorum. Ondan sonra ezberlerimi yapıyorum gibi. Bu böyle hep devam etmiştir uzun yıllar. Sadece haftada bir gün düzenli Darusselam Vakfı’na giderdim. Tabi o zamanlar bir dönem henüz resmi olarak kurulmamış olabilir.
Elhamdülillah çocuklarım uslu çocuklardı. Benim için çok kıymetlilerdi. Onların küçüklük dönemlerinde güzel, sakin bir ilişkimiz vardı. Çok iyi hatırlarım, ben rahlemi alıp halıya otururum, çocukların oyuncaklarını da getiririz. Onlar oyuncaklarıyla oynarlar. Ben de Kur’an’ımı ezberlerim veya derslerimi çalışırım. Bizimkiler ne de olsa eski çocuk… Şimdiki çocuklar gibi çok fazla “anne sen bizimle oyun oyna, her işini bırak bizi parka götür falan” demezlerdi. Parka, gezmeye hafta sonu gidilirdi. Allah’a çok şükür evdeki çalışmalarımın onlar üzerinde kötü bir etki yaptığını düşünmem. Özelikle küçük kızım Meryem’in oyuna başlamadan beni beklediğini, “sen de başla anne” dediğini ve sürekli Kur’an sesi ile oynamak istediğini çok iyi hatırlıyorum.
Kur’an ezberlerimi tam yedi yılda bitirdim. 2001 yılı idi. O yıl dördüncü kızım Zehra’nın doğduğu yıldır. Tabii çok uzun bir süre gibi gelebilir. Ama zamanın hiçbir önemi yok aslında. Lakin daha evvel de belirttiğim gibi benim ezbere karşı kendi mizacım ve şartlarım itibariyle zorluklar var.
Yirmi Yedi Yıl Tekrar
Hafızlığınızı kolay mı zor mu yaptınız? diye sorsanız: Çok zor yaptım, derim. Kolay mı, zor mu tekrar ettiniz? diye sorsanız: Çok zor tekrar ettim derim. Dediğim gibi ben yapı olarak bir şeyleri böyle tam aynı şekliyle, motamot ezberleyebilecek bir insan değilim. Sen bana manasını söyle, onu sana güzelce izah ederim. Hani ilmî muhakeme deseniz buna açık bir insanım ama ezbere değil. Ezber yaparken zorlanan arkadaşlara da örnek olması açısından bunu burada ifade etmek isterim:
–Yedi yılda Kur’an’ın tamamını ezberlediysem yirmi yedi yılda da tekrar etmişimdir… Çünkü zayıf olarak yapılan bir ezberin sonradan kuvvetlenmesi çok zor bir şey gerçekten.
Zorluklarıyla birlikte yine de unutulmaz bir zevkle ezberlediğimi çok iyi hatırlarım. Hiç unutmam, hafızlığım bitmeye yaklaşmış, son bir cüzüm kalmıştı. Bir yandan yoğun bir heyecan hissediyordum; zira bu son cüz tamamlandığında “hafız” olacağım, uzun bir yolculuğu nihayete erdireceğim. Diğer yandan tuhaf ve buruk bir duygu içimi kaplıyor: “Bu bittiğinde Kur’ân bitecek, manasını bilmediğim bir ayet kalmayacak, sanki vahiy kesilecek!” Bir taraftan bitmesini isterken, aynı anda hiç bitmemesini arzuladığım bu ikili hâl, hafızlığımın en unutulmaz hissiyatıdır.
Elhamdülillah yani ne kadar bana zorluk olsa da ben tabii çok isteyerek hafızlık yaptım. Hafızlık yapacak arkadaşlara tavsiyem; Arapçayı öğrenip, mana ile hafızlık yapmaları. Hatta o Arapça bilgi o kadar iyi olmalı ki; bir yandan manası bir yandan i’rabı insanın zihninden akmalı… Ama mana ile birlikte doğru ezber de çok önemli. Benim yaptığım hatalara düşmelerini istemem. Hocalarına dinleterek doğru ezber ile manayı birlikte almaları da mümkün elbette.
Şu an şöyle düşünüyorum; hayatımda hiçbir şeyimin olmasına gerek yok. Sadece Kur’an ezberlerim kalsın, bana yeter… Çünkü en büyük hazine… Onun insana bahşettiği anlam, öylesine yüce öylesine büyük ki…
Darusselam Vakfı
Sahih Tilavet: Hocam biraz da hayatınızda çok önemli bir yeri olan Darussselam Vakfı’ndan bahsedelim mi?
Fatma Yasemin Hoca: Darusselam Vakfı 1995 yılında kurulmuştur. Kurulmadan önce Haliç caddesinde eski bir yerimiz vardı. Oraya gidip bazı dersler yapardık. Haliç Caddesindeki mekânda beş yıl devam ettik. Ben ilk günden itibaren çalışmaya başlamıştım. Hanımlarla birlikte dersler, sohbetler yapıyorduk. Mısırlı İman adında bir hocamız vardı. Manalarını açıklayarak Kur’an ezberi yaptırır, sohbetler ederdi. Sonraki yıllarda Filistin’den ismi Rula olan bir arkadaş geldi. Onun Kur’an okuyuşu bana farklı geldi, bizden güzel okuyordu. Bir de Ümmü Yasir isimli hocamızın kızı gelmişti Arabistan’dan, o da çok güzel okuyordu. Bu arkadaşların bizden farklı bir eğitim aldıklarını hissettim. Rula burada oturuyordu. Bir gün derste kalktım dedim ki:
–Bu dersi sen vermelisin. Ben vermeyeceğim. Madem burada oturuyorsun Kur’an derslerini sen ver.
Sonra bu arkadaş vakıfta Kur’an dersi vermeye başladı. Hatta Serap hoca, ben bazı arkadaşlar evine de ders almak için gidiyorduk. Biz ondan pek çok şey öğrendik. İlk defa mahreç ne demek, sıfat ne demek, harf nereden çıkar pratik olarak öğretti bize.
O dönemlerde vakıf olarak her yıl yaptığımız bir yaz gezisi olurdu. Biz ona ‘mülteka’ diyoruz. İlk zamanlar Armutlu’ya gidiyorduk. Daha sonra Bandırma’ya gitmeye başladık. Her yaz gidiyoruz ve bir hafta kalıyoruz. Mülteka, tam bir ders kampıydı. Birbirinden kıymetli âlimler geliyorlardı. Sohbetler, dersler yapılıyordu. Mesela Şeyh Ali Sabuni sürekli misafirimiz olurdu. Şeyh Nablusi, Şeyh Ali Kurali ve adlarını sayamayacağım pek çok kıymetli alimi ağırlardık. Bir yandan da çoluk çocuk yeme içme, gezme de olurdu. Ama daha çok ders odaklı… Mülteka dediğimiz bu program, Suriye’deki ihtilalin çıkmasına kadar devam etmiştir.
İlk İcazet
O yıl mülteka’ya Ümmü’l Kurra Üniversitesi’nden İlham Dellal adında bir hocahanım geldi. On kıraatten icazetli, öğretim görevlisi bir hanımefendi. Mekke’de Şeyh Nebhân’ın kıraat öğrencisi. Bir gün oturuyorduk, biraz Kur’an dinleyeyim sizden dedi. Ben okudum dedi ki:
–Az bir düzeltme ile sen bayağı ilerlersin. Madem hafızsın dilersen sana icazet okuturum.
Bu benim için haliyle çok cazip bir teklifti. Hoca yazları Ürdün’e gidiyor, orada yaşıyordu. Dört çocuğumu ve emektar Kadriye ablayı da yanıma alarak Ürdün’e gittim. O dönemde 10-11 yaşlarında olan oğlum Enver’in pek çok mesuliyet üstlenip yaşına göre bana çok yardım ettiğini hatırlarım. Bütün gün sadece ezber çalıştığımı bilirim ki, ezberim de tam kuvvetli değil üstelik… Cüzümü bitirip, her gün gidip hocaya veriyordum. Kırk gün zarfında 24. cüze kadar okudum. Son altı cüzü de o yıl ara tatilinde Mekke’ye gidip verdim. İhlasına şahit olduğum, hayatımda çok özel yeri olan bir hocamdır. Allah ondan razı olsun. Bu şekilde Hafs rivayetinden ilk icazetimi ondan aldım elhamdülillah…
Ondan sonra vakfa dönünce oradaki arkadaşlar; “madem icazetin var, biz sana icazet okuyalım” dediler. Vakıftaki arkadaşlardan bazıları bir yıl içerisinde bana icazet okudular. Ben de beş arkadaşa o yıl icazet verdim.
Yine o yıllarda Filistinli Delal Musa isminde bir hoca vakıfta ders vermeye başlamıştı. Kendisi icazet sahibi bir hocaydı. Ben ona da icazet okumaya başladım. Böylece Asım kıraati Hafs rivayetinden ikinci icazetimi okumuş oldum elhamdülillah.
Eymen Suveyd Hoca İle Tanışma
Sahih Tilavet: Hocam peki Eymen Suveyd Hoca ile nasıl tanıştınız?
Fatma Yasemin Hoca: Eymen Hocayla tanışmamız şöyle oldu. Ben hac ve umre vesilesiyle sık sık Suudi Arabistan’a gidiyordum. Bir gün Gazvan bey dedi ki:
–Eymen Suveyd adında meşhur bir hoca var, bir programda karşılaştım kendisiyle. Ben evine ziyarete gideceğim. Sen de benimle gel istersen, okuyuşunu da dinletirsin. Senin icazet aldığından bahsettim dedi.
Ben de hocanın Cidde’deki evine gittim. Başladım Kur’an okumaya, okuyorum ama hocanın düzeltmediği şey yok. Allah’ım nasıl üzüldüm. Fetih suresinin son yarım sayfasını okumuştum. Çünkü orası Kur’an-ı Kerim’deki bütün harflerin geçtiği bir yerdir. Aslında hoca harften ziyade hareke seslerini düzeltiyordu. Allah razı olsun önceki hocalarım da çok dikkatli dinler, ince tashih ederlerdi. Lakin fethalar kapalı, dammelerde dudaklar tam büzülmüyor, kesralar tam net değil. Kimse bu konuda uyarmamış beni. Benim kendi hocalarım çok güzel Kur’an okurlardı. Lakin hatayı sana nasıl tarif, izah edeceğini bilemiyorlardı, hareke seslerini tam olarak algılayamıyorlardı.

Eymen Suveyd Hoca
Ama Eymen hoca her birinde tek tek durduruyor, ben ise ne yapacağımı bilemiyorum. Allah’ım ne yapabilirim? Ben bundan iyisini yapamıyorum. Hoca gösteriyor tekrardan. Ben tekrar ediyorum ama teoride tam olarak ne demek istediğini anlayamadığım için yeterli olmuyor. Düşünebiliyor musunuz iki hoca hanıma icazet okumuşum, yine de pek çok yeri düzeltiyor. Bu çok sıkıntılı bir durum gerçekten. Tabii ben hocanın dediklerini bile algılayacak durumda değilim, o kadar üzülmüşüm. Tek kelimeyle ne yapacağımı bilemez bir haldeyim.
Rihâb Şakaki Hoca Hanımla Okuma
Okumam bitince ben diğer odaya Rihâb Şakaki hocanın yanına girdim. Rihâb hoca da benim okuyuşumu ve Eymen hocanın tashihini duymuş. Sonra dedi ki: “Ben de bir dinleyeyim Kur’an okuyuşunu.” Ben okumaya başladım, ara ara Eymen Hoca’nın neyi kastettiğini izah etti. Sonra:
–Sen ara sıra Cidde’ye gelince bana oku, dedi.
Bir yandan ben de Rihâb Hocaya:
–Hocam beni düzeltmeniz lazım. Benim Türkiye’de çok öğrencim var. Ben onlara hep böyle okuttum, onları da gidip düzeltmem lazım diyorum.
Sonra ne zaman hac, umre için gitsem, Rihâb hocaya gider, okurdum. Beni düzeltirdi. Allah razı olsun ondan. Bir vakit sonra Rihâb Hoca dedi ki:
–Artık icazete başlayalım.
Ben hâlâ:
–Hocam ben icazet istemiyorum, benim icazetim var. Benim hatalarımı tashih edin, diyorum.
En son Rihâb hoca güldü ve dedi ki:
–Öyle icazet istemiyorum deme. Senin âlî bir senetle icazet alman lazım dedi.
Gerçekten işte orada âlî senet ile nâzil senet arasındaki farkı tam manasıyla, bizatihi yaşayarak anladım. Âlî senette bilgiyi yaşadığın zamanın en iyi kaynağından alıyorsun. Ve âli senede sahip o insanlar çok daha ince düzeltme yapıyorlar. Nâzil senette ise tashihteki kalite daha zayıf olabiliyor.
İcazet Rihlesi
Sonra ben Rihâb Hoca’ya icazet okumaya başladım. Dedi ki: Ben yazın Türkiye’ye gelip kalacağım. Seni okuturum, gelmişken bir arkadaşı daha tavsiye et, o da okusun. Ben de Ummu Bişr (Suzan Hoca) hocadan bahsettim ve onu tavsiye ettim. Sonra ikimizi okuttu. Hatmin büyük bir bölümünü burada okuduk. Sonra biz o hatmi burada tamamlamadık, yine Mekke’de tamamladık.
Tabii icazet okumaya hocanın evine gittiğim zaman Türkiye’den bütün çocuklarımı da alıp gidiyorum. Çocuklarım küçük sayılır. Mekke’de eltimin evinde kalıyorum. Eltimin de çocukları var. Misafir olduğun yerde ev sahibine yardımcı olman ve daha hafif olman gerekirken, ben bir de ders çalışıyorum. Gece uyumuyorum, sabah erken kalkıyorum, bir de hocaya okuyabilmek için Mekke-Cidde arasında gidip geliyoruz. Bunlar tabii çok büyük zorluklar. Benim açımdan da çok stresli yıllar… Çünkü Rihâb Hoca çok titiz bir insan, hiçbir hatayı kabul etmez. Gerçekten o kadar kolay değil onun önünde okumak. Şartlar da kolay olmayınca çok stres çekebiliyorsunuz.
Sonraki yıllarda Rihâb hocanın evinde de kaldım ara ara. Allah bin kere razı olsun. Mesela hac günlerine kadar evinde kalıyordum. Ama Hac yaklaşırken Cidde’de kapıları kapatıyorlar. Yani Mekke’ye seni ya sokarlar ya sokmazlar. Öyle büyük bir sıkıntı ile karşı karşıyasınız. Yani neredeyse haccımı yapıp yapamayacağım belli değil, dersten de vazgeçemiyorum, hâlbuki aslında hac için gelmişiz. İşte böyle ilginç serüvenler diyeyim. Elhamdülillah sonuç olarak hiç bir sefer öyle bir sıkıntı olmadı, haccımızı da hep yaptık. Tabii Gazvan Beyin hakkını da teslim etmek gerekir bu noktada. Çünkü Mekke-Cidde arasında gidip gelmek, hele ki hac günlerinde çok kolay bir şey değil. Elhamdülillah o günler de öyle güzel ve yoğun geçmiştir.
Tayyibe Tarikinden Hafs İcazeti
Sahih Tilavet: Hocam peki başka kıraatlerden de icazet aldınız mı?
Fatma Yasemin Hoca: Evet elhamdülillah. Hafs rivayeti bitince, ki bu Hafs rivayetinden üçüncü icazetim idi… Rihâb Hoca bize:
–Birinize Tayyibe tarikinden Hafs icazeti, diğerinize Verş icazeti okutayım dedi.
Ben Tayyibe tarikinden Hafs icazeti okumaya başladım. Ummu Bişr Hoca da Verş rivayeti okudu. Eymen hoca, Tayyibe tarikinden Hafs icazetinin normal Hafs rivayetinin dört katı kadar uzun bir okuyuş olduğunu söyler, o yüzden hatim daha uzun sürüyor. Tayyibe tarikinden Hafs icazeti için de çok seyahatler etmişimdir. Çünkü hoca geliyor, biraz okuyorum, sonra ben gidiyorum, tekrar geliyorum, tekrar gidiyorum derken bayağı bir uzuyor. Tayyibe tarikinden Hafs icazetinden sonra da ben Kâlûn, Verş, İbni Kesîr kıraati toplayarak on cüz kadar okudum. Elhamdülillah, çok güzel ve verimli yıllardı diyebilirim.
Türkiye’deki Hocalara Okuma
Arap dünyasındaki maruf hocalardan Yahya Gavsânî hocamızdan şöyle bir hatıra dinlemiştim. Kendisi Abdurrahman Gürses hocamıza zamanında Kur’an’dan kısa bir bölüm okumuş ve O da kendisine “Okuyuşunuz muteberdir. Bizim hocalarımızdan ahzettiğimiz şekildedir” şeklinde bir not yazmış. Buna istinâden Türkiye’de okuyuşumu beğenen bazı zevattan böyle bir yazı istedim. Fakat almaya muvaffak olamadım.
Mesela hatırlıyorum, ilk icazetimi bitirdiğim zaman Fatih Çollak Hoca’ya okumuştum. Fatih Çolak Hoca okuyuşumu çok beğenmişti. Her zaman için beni taltif ederdi. Fakat öyle bir not almaya muvaffak olamadım. O zaman Nermin İmamoğlu Camii’nde ders veriyordu. Bayanlara ders verecek bir hoca da yoktu, bana teklif etti. Ben orada bir kaç yıl ders verdim. Yıllar sonra Elmalılı Hamdi Yazır Kur’an Akademisi için yine Fatih Hoca’nın teklifiyle dersler verdik. Fakat şöyle derdi:
–Siz kendi grubunuza verin, ben kendi grubuma vereyim. Aramızda farklılıklar var.
İbrahim Tanrıkulu Hoca’ya da gittim, ona da okudum. “Evet güzel bir okuyuşun var ama sen bana biraz devam et, ben bir şeyler düzeltmek istiyorum” dedi. Ben de dedim ki: “Hocam ben icazet aldım, şimdi nasıl düzelteyim, hocama ne derim? Ben icazet değil sadece bir not yazmanızı istiyorum.” dedim. O da öyle kaldı.
Yine Mehmet Emin Aşıkkutlu Hoca vardır. Ona da okudum, o da okuyuşumu çok beğendi. Ben de:
–Hocam bir kâğıda beğendiğinizi yazar mısınız dedim.
Hoca da:
–Sen bana bir hatim oku ben sana icazet vereyim, dedi. Malesef hatme imkanım olmadı. Öyle da kalmış oldu.
Bu noktada Mehmet Emin Aşıkkutlu hocamı ayrıca anmak isterim. Kendisi ‘Kur’an Tilâvetinde Mükemmellik’ ismi ile tercüme ettiğimiz tecvid kitabını baştan sona ince bir tashihten geçirmiştir. Allah razı olsun.
Arap Dünyasındaki Meşhur Hocalar
Ama Arap ülkeleri açısından durum farklıydı. İki tane unutamadığım anım var. Biri; Âdil el-Humsî adlı bir meşhur bir hoca alakalıdır. Bu hocanın ismini ben hep Rihâb Hocamızdan duyardım. Bana:
–O hocanın çok âlî bir senedi var. Siz Halepli sayılırsınız. Halep’e gidince mutlaka bu hocayı bul.
O dönem Rihâb Hoca’ya Tayyibe tarikinden Hafs icazeti okumaya başlamıştım. Sonra Rânâ isimli bir hoca hanım beni onun evine götürdü. Hoca’ya okudum. Hoca çok yaşlıydı zaten. Fakat sürekli diyor ki:
–Okuyuş çok güzel, okuyuşa söyleyecek hiçbir lafım yok.
Benim de çok hoşuma gitti. Düşündüm ki Türk hocalar yazmadı, belki bu hoca yazar. Dedim ki:
–Hocam bu dediğinizi bir kâğıda yazar mısınız?
Hoca dedi ki:
–Bunu yazmak ne ki, ben sana icazet veririm.
Ben sevinçten ne diyeceğimi şaşırdım. Kulaklarıma inanamadım. Gelini vardı yanında. Gelinine: “Bana Hafs icazeti getir, bu Türk kızına ben icazet yazacağım.” Gelini diyor ki: “Baba, evde Şatıbiyye’den Hafs icazeti kalmamış. Tayyibe tarikinden olan icazet var, o da olmaz.” Hoca da önce olmaz diyor, sonra tekrar dönüyor gelinine icazet getir diyor. En sonunda hoca: “Tayyibe de olur, baksana zaten hocasına okumaya başlamış” dedi. Ben de: “Hocam, herhangi bir kâğıda yazsanız yeterli, icazete gerek yok” dedim. Tam üç defa istedi. En sonunda gelini mecbur getirdi. Tayyibe icazetine o yazıyı yazdı. Ben de gerçekten Âdil el-Humsî Hoca’nın Tayyibe’den icazeti var. Tabii ki onu ben hiçbir zaman gerçek icazet olarak görmedim ama böyle önemli bir insanın güvenip de vermesi çok kıymetliydi. İnşallah çalışmalarımızın bir ecri varsa ona da ulaşır.
Sonra Arafat’ta Şeyhu’l-Kurra Kureym Râcih’e okudum. Okuyuşumu çok beğendi. “Bu okuyuşuna binaen Kur’an-ı Kerim’in tamamından genel bir icazet veriyorum” diye yazısı vardır bende. Yine Yahya Ğavsâni hocamızdan da Cezeriyye icazetim vardır. Bunlar güzel hatıralar gerçekten…
Akademik Eğitim
Sahih Tilavet: Hocam akademik eğitime nasıl karar verdiniz?
Fatma Yasemin Hoca: Ben Fransa’daki okulu bitirdikten sonra bekliyorum ki bu okulun denkliğini alayım. Tabii ki bir türlü alamıyorum. Aslında ben çoktan ümidi keserdim de; Türkiye’de o dönem bir af çıktı, Ezher üniversitesinin diploması kabul edildi. Ama Fransa’daki okul açıköğretim olduğu için maalesef denkliği kabul edilmedi. Sonra ilk olarak ön lisans, sonra Ankara ilahiyat ilitam derken ben yeniden bir dört yıllık üniversite daha bitirdim. Sonra Marmara Üniversitesinde yüksek lisans, sonra doktoramı yaptım elhamdülillah.
Aslında benim yüksek yapmak gibi bir niyetim yoktu gerçekten. Fakat şunu biz çok net olarak anladık ki; bir türlü bir şeyleri ispat edemiyoruz. Mesela; ben Diyanet İşleri Başkanlığına ait hafızlık sınavlarına girdiğim zaman, bu sınavlarda bana:
–Türkiye’de hoca yok muydu da, sen gittin dışarıdan icazet okudun? dediler.
En son anladım ki; ben ne yaparsam yapayım, eğer ki Türkiye’de muteber sayılan yollardan geçmez isek, bir şey ifade etmeyecek. Öyle olunca biz dört arkadaş, bu ülkede geçerli olan şartlarda devam etmeliyiz diye karar verdik.
Akademiye Giriş
Akademiye giriş sebebimiz belli; aldığımız icazetimiz ile öğrenci okutabilmek, eğitim vermek. Allah bize bu şekilde nasip etti, böyle icazet almışız. Bu usule Türkiye’deki hocalardan, öğrencilerden itiraz eden çok. “Siz neden bu şekilde okutuyorsunuz? Bizimki mi doğru sizinki mi doğru?” gibi sorular geliyor.
Belki o noktada bizim onları çok fazla ikna edecek bir kapasitemiz yok. Fakat Kur’an-ı Kerim’in Arabî bir ağızla okunmasının mantıken daha doğru olduğunu söylüyoruz. Onlar da diyorlar ki:
–Bizim de ülkemizde pek çok âlim yetişmiştir. Kıraatlerden icazetler veriliyor vb.
Açıkçası teorik bir ispat olarak o yıllarda hiçbir şey bilmesem bile bunu bu şekilde kabul ettim. Mantığıma bunun daha doğru olduğu yatıyordu doğrusu. Sonuç olarak eğer diğeri öğretiliyorsa benim de rahatça öğretebilmem lazım değil mi? diye düşündüm. Ama önümüz açık değil. Hiçbir şekilde bir yerde eğitim veremiyoruz, bir şekilde engelleniyor. Biz de istedik ki yüksek lisans, doktora gibi bu yollardan geçelim ve sonunda eğitim verme imkânına kavuşalım.
Ayrıca şunu da düşünüyoruz; acaba bunu biz sadece rivâyeten değil de dirâyeten de ispatlayabilir miyiz? İspatlarsak zihinlerinde şüphe olan kimseleri de uyarabilir miyiz? Belki insanlar bilmediklerinden, belli bir delile sahip olmadıklarından dolayı böyledir, diye düşündük. Biz çalışalım ve dirayeten de bunu gösterelim dedik.
Tercihim Tecvid İlmi
Ben tecvid konusu üzerinde çalışma yapmayı tercih ettim. Tecvid benim çok sevdiğim bir konu. Türkiye’deki bizim kendi tilavetimizle Arap ülkelerindeki tilavet arasında bir kıyaslama yapalım istedim. Bizim farklı olan noktalarımız ve benzer olan noktalarımız nedir ?. Ama farklı noktalar gerçekten çok çok fazla. O sebepten benim yüksek lisans tezim bunun üzerineydi. Türkiye’deki yaygın tilavetimiz ile İslam ülkeleri tilaveti arasındaki farklılıkların fonetik tahliliydi.
Türkiye’de yaygın tilavet geleneği ve fonetik tahlili adlı tezimi tamamladım elhamdülillah. Tabii benden önce de benzeri konular üzerinde çalışılmış, bazı sempozyumlarda hocalarımız bir şeyler söylemeye çalışmış, ama belli delillere dayanılmadan hamasî itirazlar şeklinde diyebiliriz.
Gerçekten tecvid ile alakalı olarak Kur’an-ı Kerim ile ilgilenen öğrencilere de bir tavsiye olarak şunu derim:
–Mushaf, tecvid ve kıraat alanında yüksek lisans ve doktora çapında hala yapılabilecek pek çok çalışma bizleri bekliyor. Çünkü bizim ülkemizde yıllarca kıraatler deyince güzel ses, ezan okuma, makamları uygulama gibi hususlar anlaşılmış. Ben kıraatlerden yüksek lisans yaptığımı Türkiye’de ilk söylediğim zaman pek çok kişi; “sen erkek değilsin” ya da “ne yapıyorsun orada”, “onun da tezi mi olur” gibi cevaplarla karşılaşıyordum.
Türkiye Tek Başına
Arap ülkeleri hatta genel olarak İslam ülkeleri diyelim; İran, Pakistan, Endonezya, Malezya gibi ülkeler de Arap tarzı okuyorlar. Biz Türkiye olarak aslında tamamen tek başımızayız. Ve biz kendi okuyuşumuzun doğru olduğuna inanarak böyle okuyoruz. İnternetin vb. olmaması, dünyanın bugünkü kadar birbirine açılmaması dolayısıyla da uzun zaman kendi içimizde kalmışız, ve bu böyle devam etmiş.
Ne zaman ki iletişim kanalları çoğaldı, insanlar birbirlerinin tilavetini duydu. “Biz ne yapıyoruz, siz ne yapıyorsunuz” soruları sorulmaya başlandı. “Hangisi doğru, hangisi yanlış” meseleleri ortaya çıkmış oldu. Mesela Araplar bizim Kur’an tilavetimizi duydukları zaman verdikleri cevap şu:
–Tabii okuyamıyorlar, ancak bu kadar yapabiliyorlar. Sonuç olarak onlar Arap değiller.
Halbuki biz bunun doğru olduğunu düşündüğümüz için böyle okuyoruz. Bazen de “u” sesi için Türklerden şöyle sözler duyabiliyoruz:
– “Türklerin fıtratını da bozmaya gerek yok. Biz biraz ince okuruz” sonuçta.
Aslında böyle bir şey yok. Çünkü biz Türkçe konuşurken “u” harfini veriyoruz. “Umut” diyoruz, “uçuk” diyoruz. Neden Kur’an okurken ‘u’ demeyelim? Demiyoruz çünkü ‘ü’ demenin doğru olduğuna inanıyoruz, mesele burda.
Arap-Acem Ayrımı
Bir de tabii ki şunu net olarak gördüm ki; bu işin acem olmakla, Arap olmakla hiçbir alakası yok. Bu iş sadece talim ile alakalı. Arapların; “bunlar bu kadar yapabiliyor” demeleri gerçekten çok üzücü bir olay.
Türk öğrencilerden Suriye’ye gidip oradan icazet alan öğrenciler bilirim. Sonra Darusselam Vakfı’na gelip Kuran okuduklarında düzeltilmesi gereken harfler/sıfatlar çıkınca öğrenciler:
– Bizi Araplar bile beğendi, icazet verdi, siz beğenmiyorsunuz’ diye kırıldılar.
O zaman şunu anladım; Araplar, onların okuyuşlarında sadece “ü” sesleri gibi bariz hataları düzeltmişler, bunlar Arap değil, bu kadar yapabilirler diye düşünmüşler. Gerçekten Türklerin aldıkları icazetler var. Siz nasıl icazet alabildiniz? diye sorduğumuzda, öğrenciler: “Hocalar Arapları zorladıkları gibi bizi zorlamazlardı” diyorlar.
Bugün şunu o kadar net olarak söyleyebilirim ki; ben kesinlikle Türk öğrencilerimden Arap öğrencilerime göre daha iyi netice alıyorum. Çok çok kabiliyetliler. Yeter ki, doğru ellerde düzeltilsinler. Gerçekten Araplarda ammî lehçelerden gelen sorunlar olduğu için ve bu sorunları da düzeltmek çok zor olduğu için ben bir Türk öğrenciyi düzeltmeyi daha kolay görüyorum.
Türklerin Dili Değil
“Türklerin dili değil, yapamazlar” gibi bir düşünce doğru değildir diyebiliriz. FSM’deki derslerimden örnek vermek istiyorum. Yakın zamanda Kur’an sınavları vardı. Oradaki öğrencilerim ile sadece haftada 1,5 saat ders yaptık. 30 öğrenci ile çalışıyordum. Sadece sekiz haftanın çalışmasıydı. Sınavda aldığım sonuca o kadar şaşırdım ki, inanamadım. O kadar iyi bir noktada idi ki tilavetler. Bu sekiz haftada; sadece fetha, damme, kesra sesleri verdim. Harflerin yarısını tahtaya yazdım, harekeleyip okudum, onlara okuttum. Bir de Yasin Suresi’nden 4-5 satır ödev verdim. Son derste bazılarını bile dinleyemedim. Sizi sınavda dinlerim dedim. Gerçekten görmenizi isterdim…
Biz buna pratik talim diyoruz; aslında eskilerde uygulanmayan bir durumdur. Ama amaç; bir şeyi daha çabuk yapmak, daha rahat yapmak, bütün herkesin daha güzel Kur’an-ı Kerim okumasını sağlamaktır. O sebepten güzel olduğunu düşünüyorum.
Sahih Tilavet: Akademik süreçte zorluk yaşadınız mı?
Fatma Yasemin Hoca: Fazla zorluk yaşadığımı söyleyemem. Üniversite ve akademi benim için hafızlık sürecinden daha kolay olmuştur. Zorluk şurda; bizim her girdiğimiz kurumda bir müddet sonra illa ki bir şeyler hissedilir ve bir noktadan sonra size farklı gözle bakarlar: “Siz bizim okuyuşu beğenmiyorsunuz, Araplardan eğitim almışsınız” gibi. Lakin biz onlarla ilgilenmiyoruz, sadece işimize bakıyoruz.
Ama okuduğum süreç ve sonrasında üniversitedeki hocalarım ile aramızda güzel bir ilişki olduğunu söyleyebilirim. Aramızdaki görüş farklılıkları hiçbir zaman birbirimizi kıracak bir noktaya getirmedi. Biz sadece düşüncemizi, gördüğümüzü ifade ettik. Onlar da Türkiye çapında çok önemli hocaların talebeleri oldukları için normal olarak bazı şeyleri savundular. Kabul ederler ya da etmezler. Fakat bütün bunların sonunda, aramızdaki sevgi ve saygı bağında en ufak bir zedelenme olmamıştır.
Saçaklızâde Mehmet Mar‘aşî Efendi
Yüksek lisans tezim esnasında dikkatimi, Osmanlı’nın son dönem âlimlerinden Saçaklızâde Mehmet Mar‘aşî çekti. Saçaklızâde Mehmet Mar‘aşî çok ilginç bir isim gerçekten. Çünkü Kur’an fonetiği ile özel olarak ilgilenmiş ve bu konuda çok kafa yormuş bir insan. Bugün Arap ülkeleri Saçaklızâde’yi el üstünde tutarlar. Alanında tartışmasız son dönemin en kuvvetli şahsiyeti olarak görürler. Fakat ülkemizde biz onlar kadar bilmiyoruz onu. Çünkü Saçaklızâde tüm kitaplarını Arapça olarak yazmış. Maalesef ki kitapları Türkçeye tercüme olunmamış. Son yıllarda bazı çalışmalar yapılmış. Lakin Arapların yaptığı gibi detaylı bir çalışma olmamış. Bugün okuyuşumuzdaki pek çok hususun ben Saçaklızâde’ye dayanabileceğini gördüm. Yüksek lisans çalışmamda bunu hissettiğim için doktora çalışmamda bu kıymetli alimi büyük keyif alarak çalıştım.
Fonetik tercihleri itibariyle Saçaklızade Mehmed Mar’aşî’nin tecvit ve tilâvet geleneğindeki yeri adlı doktora tezimi tamamladım elhamdulillah.
Doktora Sonucu
Doktoramın sonucu olarak şöyle diyebilirim; Türkiye’deki tilavet ile alakalı hususlarda Saçaklızâde’ye gerçekten dayanan hususlar var. Hiç dayanamayıp aslında Saçaklızâde’nin tamamen Araplar gibi okuduğu hâlde, yine de bizim değiştirdiğimiz noktalar var. Bir de ortada olup Saçaklızâde’nin bazı söylemlerinden onun öğrencilerinin kıyâsen çıkardığı durumlar olduğunu düşünüyorum.
Arapların tamamen Türk tarzı olarak söyleyebileceğimiz bir okuyuşu tasvip etmedikleri ortada. Peki neden Saçaklızâde’yi bu kadar el üstünde tutuyorlar diye sorarsak; öncelikle hocanın söylemlerinden bunu net olarak anlamıyorlar. Bir ses felsefesi olarak konuşuyorlar, “ya adam neler düşünmüş bu şekilde” diyorlar. Ama bunun sonucunda belki bir “ü” sesi çıkabileceğini düşünmüyorlar. Ki bunun da Saçaklızâde’nin kendi muradı olmadığını düşünüyorum. Ama bunu böyle yorumlayanlar olabiliyor.
Mesela Türkiye’de özellikle “ta” harfi “da” sesiyle okunuyor. Saçaklızâde’nin bu yönde söylemleri var. Biz bunu anlayabiliyoruz fakat bir Arap bunun kıyasını bizim kadar yapamıyor. Mesela Türkiye’deki tilavetin farklılıkları nedir diye Araplara sorsak, belki “ü” sesi vb. derler. Ama ki daha fazla sayamazlar. Halbuki biz kalem kalem sayarız ne var, ne yok, ne gibi farklılıklar var hepsini biliriz. Çünkü biz o işin içinde yaşıyoruz. Hatta bazı Arap hocalar Türk öğrencileri düzeltmekte de zorlanabiliyorlar. Bu konuda biz Türk öğrenciler için güzel eğitim almış Türk hocalardan daha fazla netice alıyoruz.
Sahih Tilavet: Hocam yayınlanmış telif ya da çeviri eserleriniz var mı?
Fatma Yasemin Hoca: Evet. Rihab Şakaki Hoca’nın kaleme aldığı Hilyetü’t-Tilâve adlı bir tecvid kitabı vardı. Bana onu Türkçeye çevirmemi teklif etti. Tercüme ederken bazı tasarrufları hocamın izniyle Türkiye’deki okuyucunun anlayacağı şekilde düzenledim. Rabbimizin ikramı ile böyle bir imkân oldu, güzel bir ikbal oldu elhamdülillah.

Kuran Tilavetinde Mükemmellik
Onun haricinde İmam İbnü’l-Cezerî’ye ait olan Manzûmetü’l Mukaddime fîmâ yecibü ʿalâ ḳâriʾil-Kur’âni en yaʿlemehû adlı tecvid manzumesine ait tercüme ve şerh çalışmam oldu. Ayrıca kendi hafızlık yolculuğumda uyguladığım çok tekrarlı bir hafızlık sistemim vardı. Bu sistemi Darusselam Vakfı’nda da on yıldan fazladır tecrübe etmiş, güzel dönüşler almıştık. Elhamdülillah adını “Hıfz-ı Bedîl” koyduğumuz bu hafızlık sistemi bu yıl yazılı olarak basıldı. Onunla alakalı söylemek istediklerim bu röportajın sınırlarını aşar 🙂
Kur’an Talebesine Tavsiyeler
Sahih Tilavet: Hocam size başvuran öğrencilerle her zaman eğitime başlıyor musunuz?
Fatma Yasemin Hoca: Bize başvuran öğrenci eğer iyi bir talim almış ise biz de hocasının ona emek verdiğini hissediyorsak diyoruz ki:
–İnce ince, ufak ufak değişiklikler var. Sen de iyi bir talim almışsın. Sen buraya gelip de okuyuşunu değiştirmek istersen hocan sana darılabilir. Ne dersin, sen bir istişare et istersen? diyoruz.
Bazen öğrenci, “biliyorum hocam. Ama ben zaten sizin gibi okumak istiyorum” diyor. O zaman kabul ediyoruz, onlarla başlıyoruz. Bazen de vazgeçip gidebiliyorlar, insanları zorlamanın lüzumu yok. Ve emeğe her zaman saygı göstermek gerekir. Mülakatlara gelen %95 öğrencinin ise net bir talimi yok. Onlarla biz bir yol çiziyoruz.
Sahih Tilavet: Kuran tilavetini düzeltirken zorlanan öğrencilere ne söylemek istersiniz?
Fatma Yasemin Hoca: Eğer öğrenci çok gayret edip çalışırsa öğretmeni de onun üzerinde gerektiği gibi durursa mutlaka sorunlar hallolur. Başlangıçta bazı harfleri çıkaramayanlar eğitimin sonunda çıkarabilirler. Eğer yaşı ve kabiliyeti dolayısıyla çok zorlanırsa bile güzel bir tecvid eğitimi ve doğru bir okuyuşa sahip olmuş olur ki, buna da Elhamdülillah demek gerekir. İnsan Kur’an-ı Kerim için hiçbir şey yapmamış olmaktansa; “şunu şunu yapabildim. Benim de nasibim bu kadarmış” demesi önemli bir şey değil midir? Ama ben daha iyisini demek istiyorum ki; gerçekten çok nadirdir harfleri çıkaramamak, yapamamak.
Bazı öğrencilerde çok büyük bir kabiliyet oluyor. Bazı öğrencide orta hâlli bir kabiliyet oluyor. Öğretmen arkadaşlarımız çok teşvik etmeli öğrenciyi. Kur’an dersinde güzel bir motivasyona diğer derslerden daha fazla ihtiyaç var. Çünkü diğer derslerde; çalıştın geçtin, çalışmadın kaldın olayı varken; Kur’an dersinde kabiliyetli olanı, olmayanı, sosyal anksiyete bozukluğu olanı olmayanı, dersten çok zevk alanı, almayanı var. Sonunda Kur’an’ı sevdirebilmek, sevdirememek var. Bazı insanların yapısına bu tarz dersler fazla uygun olmayabiliyor. Ama onlarda dahi güzel Kur’an-ı Kerim okuma isteği var. Bir şekilde orta yol bulunması gerekiyor.
Bazı öğrenci geliyor, sesini hiç çıkarmaya meyli yok. Hâlbuki talimde yüksek sese ihtiyacımız var. Öğretmenlerin bu konuda yol gösterici olmaları gerekiyor. O sebepten “hiç olmaz, yapamayız” diye bir şey yok. Ben Kur’an öğretmeyi Arapça vs. diğer eğitimlerden daha çok seviyorum. Gerçekten Kur’an-ı Kerim taliminde o kadar güzel netice alıyoruz ki; isteyen herkes güzel bir seviyeye geliyor. Bu noktayı çok seviyorum. Tek şart; öğrenci elinden geldiği kadar çalışsın, öğretmen arkadaş da öğretmeyi hedef ve zevk edinsin yeter.
Teşekkür
Sahih Tilavet: Kıymetli Hocam, vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Son olarak ne söylemek istersiniz?
Yasemin Hoca: Son olarak ben çok teşekkür etmek isterim. Öncelikle ‘Sahih Tilâvet’ kurucusu/sahibi Tuğba Saraçoğlu hocamızın gösterdiği emek ve sabra müteşekkirim. Ayrıca burada özellikle bazı arkadaşlarımızı anmak isterim. Gerçi ne kadar isim yazsam eksik kalan olacaktır. Çünkü biz çok büyük bir aileyiz… Öncelikle bana icazet okuyan arkadaşları burada anmak isterim. Hem Tayyibe hem Şâtıbiyye tariki ile Hafs icazetini tamamlamış, çok eski yıllardan beri bana büyük destek olmuş kardeşim Nevrin Nur Aslan hocamızı özellikle zikr etmek isterim. Ayrıca Hafs icazeti okuyan Dr. Betül Genan ve Dr. Şeyma Genan hocalarımıza da bütün çalışmalarımıza olan katkılarından dolayı müteşekkir olduğumu ifade etmek isterim. Bu meyanda Hafs icazeti verdiğim Asiye Solmaz Arıkan, Ayşegül Sevimli, Nedâ Sıbâi, Halime Bulut, Ayşenur Yüksel, Tuba Çoban Karadağ, Sümeyra Çoban, Mevhibe Kaynar, Muhlise Yahşi, Elifnur Alan, Fatma Deve, Reyhan Kaba, Kevser Turanoğlu ve diğerleri var. Ayrıca icazet okutmamış olsam da çok yakın ilişki içerisinde yıllarımı geçirdiğim rahmetli Şehla Polat ve Esra Coşar Kaya hocalarımızı burada rahmetle anmak isterim. Darusselam vakfı kıraat birimini kurmuş ve uzun yıllar hizmet etmiş Zeynep Fehmi Adak, Delile, Nâciye ve Mumine Accan hocalarımıza ayrıca kadromuzda yıllarca birlikte devam ettiğimiz bütün Arap hocalarımıza ayrı ayrı teşekkür etmek isterim. Hepsinden Allah razı olsun.
Elif Ece Kopuz, Rukiye Bayrak, Aynur Kale, Kevser Turanoğlu, Tuğba Saraçoğlu, Merve Koyuncuoğlu, Münibe Düzenli, Sara Osman, Zehra Şahintürk, Esma Coşar, Süreyya Çakmak hocalarımız ve Yasemin Akın ve Zehra Akın kardeşlerimiz başta olmak üzere isimlerini burada sayamadığım Darusselam Vakfı’nın idare kadrosunda bulunan tüm arkadaşlarıma, Kur’an hizmetine gönül vermiş tüm hocalarımıza teşekkür ediyorum. Çocukluklarını vakıfta geçiren, bugün ise beni yalnız bırakmayarak vakfın belirli birimlerinde, özellikle çocuk ve genç biriminde çalışmış, maddi manevi desteklerini eksik etmemiş evlatlarım Enver, Zeynep, Nûra, Zehra ve Meryem’i de burada anarak sonlandırmak istiyorum. Allah razı olsun. Allah cc yar ve yardımcınız olsun.



Rabbim ebeden ve daimen razı olsun… Çok güzel bir yazı olmuş, hocamızın tüm yaşantısı gözümde canlandı. Darusselam Vakfı Kur’an Kıraati alanında üniversite üstü , çok üst düzey bir eğitim mekanı oldu, öğrencisi olmaktan çok mutluyum… Rabbim daim etsin. Darusselam ile buluşturan, nasip eden Rabbime sonsuz hamdu senalar olsun
Allah razı olsun Tugba hocam, Fatma Yasemin hocam bu yolda çok zorluklar çekmiş ama masallah gayreti nice hocalara okumasına vesile olmuş elhamdulillah, Tanış kılan Rabbime hamd olsun
Ömrünü ilimle bir nakkaş gibi süsleyen örnek şahsiyet Yasemin Hocam Rabbim yolunuzu huzura varıncaya kadar ilmin Nuruyla aydınlık eylesin 🤲🏻
Kur’an-ı Kerim kıraati teorik ve pratik eğitimi konusunda fakülteler üstü bir performans gösteren Darusselam Vakfı’nda olmak, sizin gibi kıymetli ve nadide bir hocamızın önderliğinde yol almak tarifi imkansız bir mutluluk…Yüce Rabbimiz bizleri Kur’an hizmetine ehil ve layık eylesin. Vesile olduğunuz her güzellik için size kat kat sevap versin, çalışmalarınızı ve ömrünüzü bereketli eylesin. Bu müstesna röportaj için Sahih Tilavet sayfasına ve hassaten Tuğba Saraçoğlu hocama çok teşekkür ederim.
Soluksuz okudum, Allah razı olsun.
Bize ilham veren, cesaretlendiren bu ilmin kıymetini derinden hissettiren çok kıymetli bir röportaj olmuş.
Kıymetli hocalarımız iyi ki var, bizi onlarla tanıştıran sahih tilavet iyi ki var🤎
Rabbim razı olsun… Çok güzel ve anlamlı faideli bir yazı olmuş, hocamızın tüm yaşantısı gözümde canlandı. Darusselam Vakfı ile 2013 yılında tanıştım Elhamdülillah Kur’an Kıraati alanında üniversite üstü , çok üst düzey bir eğitim mekanı oldu, öğrencisi olmaktan çok mutluyum… Rabbim daim etsin. Darusselam ile buluşturan, nasip eden Rabbime sonsuz hamdu senalar olsun bu vakıf vesilesi ile
Kıraatlerimi tamamladım Elhamdülillah
ذلك فضل من الله
Tuba hocam sizlerede ayrıca müteşekkirim
Kur’anla süslenmiş bir hayatı daha bizimle paylaşan tuba hocam çok teşekkür ederiz.
Bu ilmin ne denli kıymetli bir şekilde bize ulaştığını, bizlerin bunu ne kadar kolay elde ettiğini bu ropörtajda daha iyi anladım.
Ne büyük zorluklar çekilmiş, çabalar gösterilmiş
Örnek şahsiyet olan, ilham veren bu hayattan hissedar olmak bizede nasip olsun
Fatma Yasemin Mısırlı Hocamıza Rabbim mükafatını en güzeliyle versin